Melkonyan



Bahçecikli (Bardizag) bir ailenin acı hikayesi

Bahçecikli (Bardizag) bir ailenin acı hikayesi

Bahçecikte (Bardizag) yaşıyan bir Ermeni ailesinin fertlerinden birkaçı, Abdülhamid II devrinde, başlarına geleceklerini tahmin ettiklerinden, yurtdışına çıkmaya karar verirler. Bunlardan ilk kafile 1880 lerde Beyrut ve marsilya üzerinden, Habeşistan ve Fransaya göç ederler. Diğer bir kısmın kızçocukları ise evlenerek 1910 larda, Marsilya üzerinden Amerika Birleşik Devletlerinin Boston şehrine ve oradan da Kaliforniya eyaletine göç ederler. Bu iki kızdan biri, eşiyle Newyork‘a gider ve orada işlerini düzeltir ve güzel bir semtte bir ev satın alarak orada yaşamlarını devam ettirirler. Hali vakti yerinde olan bu ailenin, bir de kız cocukları doğar. Evli ve bir de kızçocuklari olan ve Kaliforniyaya giden aile ise, çok zorluklar cekerler. Daha Marsilyada iken ABD’ye gidebilmeleri için muayeneden geçen bu üç kişiden, en küçükleri olan kız çocuğunun gözlerinden bir rahatsızlık tesbit eden doktorlar,  Bu bebeğin ABD’ye  girmesine mani olurlar. Aile erkeği olan baba ise tek başına Bostona gider ve orada gece gündüz çalışarak, eşinin ve çocuğunun Bostona gelmesine çalışır ve bir yıl sonra onları da yanına alır. Nevyork’taki ailenin durumu iyi olduğu halde, bu ailenin durumu pek okadar bekledikleri gibi olmaz, fakat ümitlerini kesmeden yaşamlarını devam ettirmeye çalışırlar. Kaliforniya’nın bir kentine yerleştikten sonra, birkaç çocukları daha dünyaya gelir ve eşlerin ikisi de çalışarak geçimlerini sağlamak mecburiyetinde kalırlar. Amerikaya gidenlerin amcalarının ikisi Fransada yaşarken diğeri ise Habeşistana gider ve orada büyük muvaffakiyetlerle zengin olur. Habeş bir bayanla evlenerek, çocukları olur ve çocukları da çok muvaffakiyetli bir yaşamla hem zengin ve hem de dünyaca meşhur olurlar. Anne ve babaları ile kızkardeşlerini Bahçecikte bırakmış olup Newyork ve Kaliforniya‘da yerleşmiş olanlar yeni vatanlarına alışmaya çalışırlarken, Bahçecikte kalan anne, baba ve kızkardeşleri ise 1915 te sürgüne gönderilirler. Bu ailenin sürgünde neler çektiklerini ve 15 yaşında olan kız çocuklarının ne acılarla  yasadıklarını burada  yorumlamamayı daha doğru buluyorum. Düşünün bir kere, şimdiki yüzyılda, Türkiyenin bazi bölgelerinde, yapılan bazı insanlık dışı olayları görenler, bundan 100 yıl  önce yaşanan olayların hangi vahşilikler olabileceğini artik kendileri düşünebilirler. İşte bu üç kişilik aile, şaşkın bir durumda iken, birinci dünya savaşının sona ermesinden sonra 1918 de, dört yıllık savaş ve askerlik süresinden sonra Bahçeciye geri dönen başka bir ailenin erkek evladı, evlerinin kapısı önünde şaşkın bir şekilde durduğu görülür. Bu Bahçecikli bir ailenin çocuğu olan ve bu köyde bir eve sahib olan bu ailenen evi, Bulgar muhacirler tarafından işgal edilmiştir. Vatani vazifesini görüp, Çanakkalede savaşan bir Türk askerinin annesi, babasi ve bir de kızkardeşi, sürgüne gönderilmiş ve ölüme terkedilmişti. İşte bu sıkıntılı anları yaşıyan 28 yaşındaki bu Bahçecikli,  sürgünü yaşamış olup, bir kız çocukları olan diğer Bahçecikli aileyi görür ve kısa bir süre sonra bu kız çocuğu ile evlenir. Bahçecik 1920 yillarinda tüm Ermenilerden temizlenerek göçmenlerle dolduğu sıralarda bu aile ve damatları, Tekirdağa göç ederler. Bu genç karıkocanın  1921deTekirdağda bir erkek çocukları doğar. Bu dört kişilik bir aileyi, başka bir kentte çalışarak geçindirmenin ne kadar zor olduğunu hisseden bu genç damat,  eşi, çocuğu, kayınvalide ve kayınpederi ile,Tekirdağdan İstanbuldaki  akrabalarının yanına göç eder. Pangaltıda yaşıyan akrabalarının kasap dükkanında çalışarak ailesini gecindirmeye çalışır. Biriktirdiği para ile 1926 larda Büyükadaya giderek orada esnaflık yapmaya başlar ve beş kişilik ailesini geçindirmeye çalışır. Bu ara 1929da bir erkek çocukları daha doğan bu aile, daha da büyüyerek, altı kişiye ulaşır. İki erkek çocukları olan ve kızları olmıyan bu ailenin, bir kızçocukları da 1931 lerde, ölü doğar ve böylece bu aile, iki erkek çocuklu olarak, yaşamlarını devam ettirirler. Bu aileye güvey olarak giren damat, altı kişilik bir aileyi geçindirmekte çok zorluk çeker. Yaz aylarındaki kazancı ile kış aylarını da yaşamak mecburiyetinde olan bu damat, bazı yıllar, esnafların hergün gittikleri kahvehanenin Rum asıllı sahibinden, borç almak mecburiyetinde bile kalır. Çok sakin ve anlayışlı bir karaktere sahip olan evin damadı, kayınpederi ile cok iyi geçinmektedir. Sert ve ev idaresini üzerine alma karakterine sahip Kayınvalidesi ise, kendi kızı ile bile ev içinde hergün tartışmaktadır. Anne ve kızı, evin idaresi için hergün birirbirleri ile tartışırlarken, kayinpeder ve damat’ta, sakince onları yatıştırmaya çalışmaktadırlar. İşte bu yıllarda, anne ve babalarına bakmakta olan esnaf damat, Newyork ve Kaliforniya‘da yaşıyan baldızlarına mektup yazarak onlardan yardım ister. Onların anne ve babalarına yıllardanberi baktığını ve mümkünse, kendisine biraz yardim edilmesini rica eder. Bu ricasına cevap alamıyan bu damat, sinirlenerek, onlara ağır mektuplar gönderir. Kaliforniya’da yaşıyanlar kendi geçimlerini ancak sağlıyabildikleri halde, ellerinden geldiği kadar, birkaç dolar olsa dahi, kayinbiraderlerine  gönderirler. New Yorktakiler de, birkaç ayda bir 25 dolar kadar bir miktarı, anne babalarina bakmakta olan kayınbiraderlerine gönderirler. Bu böyle evam ederken, evin büyüğü olan kayınpeder, 1936-1938 yillarında Büyükadada vefat eder ve cenazesi Kınalıadada toprağa verilir. Kayınvalide ve kızı  hergün, ya mutfak işlerinde veya oturma odasının temizlenmesinde, biribirleri ile tartışmalarına devam ederler. Bu aileye Amerikadaki kızkardeşlerinden gelen yardımlar aniden kesilir. Bunun üzerine çok lötü bir duruma düşen damat, baldızlarına mektuplar yazarak, yardımlarının niye kesildiğini sorar ve az da olsa kendisine yardım etmek mecburiyetinde olduklarını onlara  sert bir sekilde yazar. Amerikadan aldığı cevapta, kendisine gönderilen dolarlardan, annelerinin hiç fayda görmediğini ve bu nedenle, dolarları, İstanbulda yaşıyan diğer akrabalarına yolladıklarını ve onlar da bu dolarları, kayınvalidesine verdikleri haberini alır. Bu duruma çok kızan damat, kayınvalidesine, kızlarına ne yazdığını sorar. Kayınvalidesi ise kızlarına, parasız olduğunu, damadının kendisine hiç para vermediğini yazmış olduğunu duyar. Gönderilen dolaların az olmasından, ancak kendi geçimleri için kullanabildiğini bilen damat, kayınvalidesine ve eşine de çok kızar ve Amerikaya çok acı mektuplar yazarak, onların da, kendi annelerine bakmak mecburiyetinde olduklarını bildirir. Böylece, İstanbulda yaşıyanlar ile Newyork ve Kaliforniyada yaşıyan akrabalar arasında büyük bir husumet meydana gelir. İstanbulda yaşıyan bu aile, Amerikada yaşıyanların çok para sahibi olduklarını ve kendilerine yardım etmediklerini zannederler. Esasında ise, Kaliforniyada yaşıyanların, zorluklar içinde ve her aile ferdinin çalışarak geçinebildikleri bir hakikat olduğunu bilmedikleridir. New Yorktaki kızkardeşi ise, hali vakti yerinde bir aile olup annelerine para gönderecek bir kabiliyete sahip olduklarıdır. Aileler arasında bu husumetli hava eserken, Kaliforniyada yaşıyanlar, annelerini Amerikaya yanlarına almayı düşünür ve biletleri İstanbula yolliyarak annelerini Kaliforniyaya çağırırlar. Bir gemi ile Amerikaya giden kayınvalide, hem New Yorktaki ve hem de Kaliforniyadaki kızlarının yanında yaşamına devam eder. Evin idaresini kendi üzerine almaya alışmış olan kızların annesi, Amerikadaki damatlarını ve kızlarını da kumanda etmeye kalkışınca, orada da aynen İstanbulda olduğu gibi evlerin içi karma karışık olur. İkinci dünya savaşı devam ederken, bir gemiye binen kayınvalide, tekrar Istanbula gelir ve buradan kavga ile ayrılmış olduğu kızı ve damadına geri dönerek, onların evinde yaşamını devam ettirir. İstanbulda yaşıyan ve geliri çok olmıyan bu damat, kendisine yapılanları unutarak kayınvalidesine 1950 yılındaki vefatına kadar bakar. 1952 yıllarında ise New Yorktaki kızı İstanbula gelerek kızkardeşı ve kayınbiraderini ziyarete gelir. Bu ziyaretinde kızkardeşinin, hangi şartlar altında yaşadığını gördügü halde, New Yorka dönüşünden sonra, onlara hicbir yardımda bulunmaz. Bu ailenin büyük oğlu, evli olup eşi ve bir oğlu ile İstanbulda yaşamakta ve  usta olarak beyoğlunda bir tatlıcı dükkanında çalışmaktadır.  Küçük oğlu ise bir arkadaşının yatırımı ile ağabeyine, Pangaltıda bir tatlıcı dükkanı çalıştırmasını sağlar ve 1956 yılında, Pangaltıda bir tatlıcı dükkanı açarak  geçimini sağlamasna yardımcı olur.Ağabeyine bir dükkan sahibi olmasını sağlıyan bu ailenin küçük oğlu hergün işinden çıktıktan sonra, pangaltına ağabeyinin dükkanıa giderek ağabeyini istirahat etmesi için eve gönderir ve yengesi ile birlikte dükkanı calıştırır. Küçük oğlu bir yük gemisi ile üç aylığına seyahate çıkıp geri döndüğünde, dükkanda hiç tanımadığı birinin her işe karıştığını görür. Kendisinin akşamları dükkanda olmadığında, ağabeyi ile dostluk kuran bu şahsın, yengesi ile çok yakınlık gösterdiğini ve ilişkileri olduğunu görür. Bunu ağabeyine söylediği halde, ağabeyi ona kulak asmaz. Dükkanın bir duvarında da bu şahsın ve yengesinin ismini de yanyana görünce, yengesinin bu şahısla bir ilgisi olduğu kanaati kesinleşir ve yengesini azarlıyarak, bu şahsın bir daha dükkana ayak basmasına mani olur. Bahçecikli ailenin küçük oğlu 1957 de Almanyaya göç ederek orada evlenir ve bir erkek iki de kiz çocuğuna sahip olur. Babasının durumunu bilen küçük çocuğu, anne ve babasına her ay devamlı olarak geçimlerini sağlıyabilecek yardımda bulunur ve adadaki evlerinin yıllık kirasını da her yıl devamlı olarak öder. Almanyada yaşıyan küçük çocukları, 1962 yılında eşi ıle İstanbula gider ve bir ay adada anne, baba ve ağabeyinin ailesi ile birlikte yaşadıkları evde kalır. Ağabeyi hergün İstanbula tatlıcı dükkanını çalıştırmaya iner ve bazı günlerde de babaları İstanbula inerek, oğlunun yorgunluk almasına fırsat verir. Küçük cocukları Almanyaya geri döndükten sonra, büyük çocuklarının geliri de yerinde olduğundan, anne ve babalarını İstanbula yanlarına alır ve babanın da tatlıcı dükkanında yardım etmesinden, kendisi de biraz daha rahatlar. Anne babasını kendi yanına almış olmasından, Almanyada yaşıyan kardeşinden para yardımı ister. Adada yaşarlarken anne ve babasına yardım etmiş olan kardeşiö bu isteğe şaşırır ve ağabeyine para göndermez. Bu kez İstanbuldaki almanca bilen bir kadın dostuna, almanca bir mektup yazdırarak, kardeşinin Alman eşine, kocasının ne kadar merhametsiz biri olduğunu, İstanbulda yaşıyan anne ve babasına hiçbir yardımda bulunmadığını bildirerek bu ailenin dağılması için çaba gösterir. Kardeşi ise, anne ve babasının yalıniz olarak adada yaşadıkları süre onlara yardım etmiş olduğu halde, ağabeyine, anne ve babasına bakması için her ay bir miktar para gönderir. Bu paranın az olduğunu ve daha fazla göndermesi için kardeşini her ay acı mektuplarla rahatsiz eder. Bu hal böyle devam ederken, kısa bir süre sonra bu aile içinde de huzursuzluğun başladığı görülür. Annenin, evin kumandasını eline almaya çalıştığı görülür. Gelini ise evin kadını olduğundan buna  müsaade etmemeye uğraşır fakat muvaffak olamaz ve ev içindeki bu huzursuzluk devam eder. Babası ise bu durumu gördüğünden, eşini ev işlerinden uzak tutturmaya çalışır fakat muvaffak olamaz. Bu tartışmalar devam ederken, evin en büyüğü olan baba, eşinin ve kayınvalidesinin, Büyükadadaki evlerindeki kavgalarına şahit olduğundan, eşinin hangi karaktere sahip olduğunu çok iyi bilir ve eşi ile gelininin tartışmalarına hic karismaya karar verir. İstanbulda bu olaylar yaşanırken, kızçocuğu ile Fransada kocasının yanında yaşıyan büyük oğlanın baldızı, İstanbula dönmeye hazırlanmaktadır. Kocası, hem kendisini ve hem de kızını, evinden kovmaktadır. Kızkardeşini yanına almak istiyen evin gelini, buna bir çare aramatadır. Evin içindeki bu iki kadın, ev idaresini ellerinde tutturmaya uğraştıkları günlerden birinde, evin gelini, kayınvalidesi ile ayni evde yaşamanın imkanı olmadıgını anlar ve kacasına bunu açıklar. Kocası ise, durumun ne kadar vahi olduğunun farkına varmadığından, eşinin bu sözlerine kulak asmaz. Rahatı bozulan ve kocasının evde olmadığı günlerde, ev içinde istediğini yapabilmesi ve kızkardesini de yanına alabılmesi için ve ev içindeki yaşamın eski duruma gelmesi için, gelinin aklına başka bir çare gelir. Bir akşam eve gelen kocasına, „bu sabah giyinirken, baban odaya girerek yanıma geldi ve bana, bu sütyenin çok eskimiş, ben sana yeni bir sütyen alayım“ dediğini anlatir ve kayınpederinin kendisine, sulandıgını ima eder. İşte bu cümle evin erkeğinin başını döndürür ve hemen anne ve babasına, bu evi derhal terketmelerini söyler. Kış mevsiminde taşınmanın zorluğunu bilen yaşlilar, ilkbahara kadar orada kalmalarını ve sonra adadaki kirada oturdukları eve taşınmalarını oğluna rica ettiği halde, oğlu, derhal evi boşaltmalarını ister. Evden çıkmadıklarını gören oğlu, eşi ve küçük çocuğu ile, başka bir eve taşınır ve anne ve babasının oturdukları evin elektik ve sularını kestirir. Kış aylarında elektrikleri ve ısınma imkanları olmıyan anne ve baba, günlerini, yorganlara sarılarak geçirirler. Evliliğinden bu yana, yıllardanberi, kayınvalidesi ve kayinpederine bakmış olan bu baba, oğlunun kendisine bakmadığından baska, evden çıkarıp sokağa atmasından o kadar üzülür ki, elinde olan ufacık bir deftere, yaşadığı bu acı günleri kaleme almaya çalışır. İşte, kendi eli ile yazmış olduğu o acı günlerin yorumu burada açıklanmaktadır:

Bir babanın acı anıları

Oğlum V’nın bize yaptıkları. Üç sene evvel karısıyla ayrı yaşıyordu. Ben haftada 4 - 5 gün dükkana gidiyordum. Üç sene eevel bir apartman katı tuttu ve bizi de İstanbula getirtmek istedi. Biz gitmek istemedik, "eğer siz gelmezseniz ben katil olurum" dedi. Evlattır hatırını kırmadık gittik. Utanmadan karısı geldi bizimle oturdu, oturdu amma evin anahtarını vermedik, yalınız eve gidemiyordu, cünkü belalı mahluktu, giydiği pantoflar paramparça olurdu, kocasi bir çift pantof almazdi, ben "oğlum V…, ayağında pantoflar paramparça, bir çift pantof al" derdim, "o benim karım değil, ben birşey alamam" derdi, bende eve gelen gidenden utanırdım pantofları alırdım, hem kac cift! Birinci sene bizimle adaya geldi. Adadan indikse V… karısının yanına yatmadı, öyle edepsiz kaltakdır ki gece onikiye kadar cingiz cingiz bağırdı. V..‘na yalvardik yakardık yanına yatırdık ama yine kabahatli olduk biz, çünkü bir tarafta yatıyormuş, kolu ağrıyormuş, doktora gitmiş, bir takım şeyler, yine kabahat annesi babası oldu. Sonra adadan bir divan getirdim sandık odasına koyduk orada yattı. Hiçbir gün karısı odaya girip yatağını yapmazdı, S… her sabah kalkar ,V…’ı yol eder ve arkasından dua ederdi. Dükkanın içerisinde benimle cok iyi geçinirdi. Dışarı çıkar, aksama geldigi zaman bana sorardı " baba, çıraklar bugün sana eziyet yaptılarmı, canını sıktılarmı ?" diye sorardı, bende "yok canım ne yapacaklar" derdim, o zaman "aslan baba" derdi. Ankara, Eskişehire gitti 10 - 15 gün gelmedi, dükkanı ben idare yaptım. Oralardan telefon ederdi ki ben merak etmiyeyim diye.

O, M… deyusla Bursaya gittiler. Bursadan telefon ederdi, başkasıyla Motellere gittiler, oradan telefon ederdi, daha hangisini söyleyem . Ben ise dükkanda santimini hesap ederdim, çünkü çocuğumun dükkanı benim dükkanım sayilır. Bunlar oluyorken, o kaltak karısı da haftada 2-3 gece 12 - 1 e kadar odasına çekilir büyüye devam ediyordu, çünkü kendisine güveniyordu, iki kişi de beraberdi, biri o M… diyen deyuz, biri de o kaşerlenmiş solucan ki onlara güvenirdi. O solucan için neler söylüyordu kocasina,  dost tuttu, söylemedik lakırdılar söylerdi, yine de onun peşinden ayrılamazdı, çünkü ondan imdat beklerdi, ne yapacaksa o solucan yapacaktı, çünkü V…’nin yuları elinde idi, nasıl ki kocasının yuları eline almış istediği tarafa çekiyor. Ben daha evlenir evlenmez V…. da söyledim solucan da söyledim. Simdik söyliyeceksiniz ki bu solucan da kim ? V….’ın dükkanına kasiyer olmuştu ki iki ortak biribirine kattı. Bu hayat böyle bir sene devam etti. Ondan sonra V…. başladı annesine bağırmak. Annesi sabahleyin kalkıyor yol etsin diye, annesinin yüzüne bağırarak " çekil karşımdan , karşıma dikilme", öyle zavallı annesi de ağlıya ağlıya odaya gelirdi. Bana dükkanda yapmadık şeyler yapardı, akşamları eve gider ağlardım, "ben dayanamıyacağım derdim" S…. de "sabret " derdi. Anneler günü ben hasta idim, V…. eve gelmiş annesine okadar bağırmış ki, ben yataktan kalktım yanlarına gittim ne oluyorsunuz diye, "bir şey yok, sen hadi git yat" dediler. Amma bağırmak devam etti. Sonra S….  ağlıyarak odaya geldi, hastalandi. Doktor Kiremitciyanı getirdim. Doktor parası, ilaç parası 120 Lira . Gitti , hiç sormadı ki anneme ne oldu? O kaltak karısı da odadan gülerdi bize. Her gece odada büyüye devam etti, muvak olaya kadar: 1964 senesin yazında biz S…. ile adadaydik, V…. da o kaltak karısını Kınalı adaya bir ay için solucanın evine göndermiş. Ben Cumaertesi günleri dükkana giderdim, Pazarertesi adaya dönerdim, amma V….’in gidişatını hiç beğenmiyordum. S….’ye söylerdim ki "ben bu sene çocuğun gidişatını beğenmiyorum" derdim, S…. de "yok canım" derdi, ilerde görürsün derdim. Pazarertesi sabahleyin V…. gelmeden kasayı yapardım, doğru çıkardi. V…. gelir suratı bir karış kasayı yapardı, ya yüz lira ya da elli lira eksik çıkardı, nasıl bağırmak Allahım, aklıma geliyorsa çıldıracağım ve asıl baklayı ağzından çıkardı. Varakagacta S…. Balat‘a gitmişti, bende dükkana gittim. V…. içerde çalışıyordu. İşi bitirdi dışarı çıktı sandalyanın üzerine otudu, ben zaten bekliyordum birşey söyliyecek diye. Nasil ki baklayı ağzından çıkardı, dedi ki "ben artık ne sizinle oturabilirim, ne de onunla, siz eşyanızı alın adaya gidin. Ona da iki oda tutarım, benim de yatacak yerim var " dedi.

Ben biliyordum böyle bir plan yapacaklarını, çünkü o M…. diyen deyuz, bir de o solucan, her gün konferans yapiyorlardı, ha bunu da söylemeyi unuttum, bu olaydan bir ay evvel V…. bana "şununla düşme" demişti, ben hiç üzerime almadım, çünkü birkaç gün evvel, karısıyla evde münakaşa ettik. Bu kaltak üç senedenberi benim başımı yiyordu ki "dükkana gitme ki o da dostuna gitmesin, gitse bile kasaya başkaları oturur, çalarlar, mahvolur da benim ayaklarıma düşer" derdi. V…. dükkanda yoktu, bu da köyden geldi, ben de sordum ki V…. böyle bir şey söylüyor nedir diye sordumsa bana şu cevabı verdi "Böyle lakırdılar ayıpdır" dedi "oğlunun ağzında bir bakla var o baklayı çıkarsın, beni niye öne sürüyor" dedi. Halbuki bu bir ağızdır ama H…. diyen kılıbık ve karısı solucan, V…. söylüyorlar ki "kaynanan geldi Fransadan, içeri almadın, bir oda tuttu oturdu, o ev de yıkıldı şimdi vijdan azabı çekmiyorsun. Baldızın gelecek yanına al demişler", V…. da demiş ki "annemi babamı sokağa atayım da baldızımı içeri alayım" demiş, bu lakırdıyı bize Madam N…. söyledi, H…. ve karısı da inkar ettiler. Baktılar ki olmadı başka bir plan düşündüler. Düşündükleri plan da bu; bana iftira etmek, güya çocuğu sevmek için odaya gidiyordum, o kaltağın üzerine düşüyormusum, pekiyi madem ben öyle yapıyordum, kendisi  öbür tarafa geçseydi, çocuğu da beri tarafa alırdı, hiç mesele kalmazdı. Sonra başka birşey daha var. V…. sekiz gün dışarı gitmişti, ben akşamları saat onbirde eve giderdim, ben kapıdan girdimmi, hemen yattığı yerden kalkar, gecelikle yanıma gelir "yemek getireyim de ye" derdi, bende"karnim tok" derdim "bir kahve yap de içeyim" derdim, saatlerce yanıma otururdu o vaziyette. Dahası var, sabahları ben beşte ya altıda kalkardım, hemen kendisi de kalkar, o vaziyette kahvemi yapar, taraçada yanımda saatlerce dururdu, acaba beklerdi ki bir tarafını tutayım? Bende o yok çünkü oğlumun karısıdır, başkası bile olsaydı gene bakmazdım. Bu kaltak bu işi yaptıysa kızkardeşi gelecekti Fransadan, yanına alsın diye bu iftirayı yaptı bana, çünkü kocası kovmuştu yanından. Burada kayınbabası da eve almıyacaktı, mecbur oldu bu iftirayı bana yapmaya. Başka birisine de iftira yapti amma o da bütün sırları meydana çıkardı, onu da izah edeyim. Bekolar yazın H….ların evine gidiyorlardı Kınaliadada. H…. o zaman bekardı. H…. evlendikten sonra, bu kaltak , Bekonun karısı H….‘ın dostudur  diye oraya buraya konuşur, onun da kulağına gider, o da bildiklerini hep meydana çıkarır, çünkü Bakirköyde beraber imişler, sırlarının biribirlerine söylerlermiş. Çok ağzımı açtırmasın, V….‘in koynuna yattığı zaman kız değildi, aybaşı vardı, hiç belli olmadı, bozuk olduğunu madam N…. söylemiş, bu çok akla yakındır, çünkü biz onbes gün geri atmak istedikse, razı olmadılar, işin içinde iş varmış, bu çok akla yakındır.  Ben ne dersem benim dediklerim hep çıkar, ne zaman V…. bizimle zıt gitmeye başladıysa, ben söyledim ki "bu çocuk baldızını yanına alacak". Baldızı üç ay Ginkahayrın evinde kaldi kovulasıya kadar. Ne zaman oradan kovuldu, başka yere gitti, ondan sonra pandomina koptu. O kaltak, V….‘ın karısı akşamları saat onda eve geliyordu, ona "babanla oturamam" derimiş, oğlum da başladı bizimle hiç konuşmamaya. Karısı yemek yapıyordu, biz ikimiz birşeyler alıp yiyorduk, karısı sabahleyin gider, gece eve gelir yatardı. Bir sabah V…. bir pusula yazmış erkenden bize göndermişti, aynen söyle yaziyor, "Pazarertesi adaya gidin , ben apartımanı boşaltacağım, eğer baldızımı getiririm diye gitmiyorsaniz, ben istersem getiririm" biz de gitmedik oturduk, bakti ki olmiyacak, başka apartıman tuttu ve taşındılar. Sobayı söktüler, havagazını söktüler, elektrikleri söktüler, bir odada mumla oturduk yirmi gün kadar. Bu aylar zarfında hiç sormadı ki ne yiyip ne içiyorsunuz diye. Biz adaya geldik, sobayı kurduk, biraz odun aldık, yarı soğuk yarı sıcak oturduk. Yaz geldi, Kinalı adada 3500 liraya ev tuttu. Baldızı , baldızının kızı beraber oturuyorlar. Bu gün tam sekiz ay oldu hiç gelmiyor. Ana baba ol da dayan. Büyüt, mektebe gönder, askere gitsin, her ay muntazaman harçlığını yolla, iş güç sahibi olsun, annesine babasına bakmasın, baskaşının karısına ve kızına baksın, anne baba ol da bu işe dayan. Ölsem mezarıma gelmesin, dahası var. V…. büyük şişe kolonya alırdı, tıraş olduğum zaman bende yüzüme sürerdim. Bir gün  kolonya şişesini yerinden kaldırmışdı ben de bir sey söylemedim. Adadan benim tıraş takımını götürdüm evde tıraş oluyordum. Bir gün Stelyo benden biraz kolonya istedi ben de, "yok" dedim, V…. dışarı çıktığı zaman kolonya sürünmüştü, "niçin yok diyorsun" ozaman süphelendim, yazıhanenin hertarafını aradım ve buldum. Bir dilsiz vardı kitap satıyordu, kitapları bizim yazıhaneye koyardı, ameliyat oldu, hastahanede çok yattı, kitapların arkasına saklamıştı. Bir de benzin, benzin şişesi saklamisti ki kullanmayım. Bir evlat babaya bunu yapsa baba ne kadar müteessir olur düşün. O solucan senelerdir oğlumun peşindedir ki bizi adaya göndersin ki istedikleri gibi oynasın. Evet şimdik muvaffak oldular amma bakalım sonları ne olacak, Allahtan dilerim ki biribirlerine girsinler, inşallah  güleceğim, çünkü ortada hic bir sey yok iken bu kötülükleri bize yaptılar, bir de o M…. diyen deyuz, inşallah onun da dilinin tutuldugunu göreceğim. V….‘ın karısı bu iftiraları bana yaptı ki kocasına yatak odasının kapısına anahtar yaptırsın ki gece geç vakita kadar otursun büyüleri yapsın, çünkü hepsini öğrenmiştir. Madem kızkardeşi ile oturuyor, niçin başkalarına söylüyor ki "ayrı oturuyoruz", demek ki bir mesele var ki herkes demesin ki "kayınbabası ve kaynanasını yanlarından kovdurdu kızkardeşini yanına aldı" demesinler diye öyle diyor, isterse inkar etsin. Hiripsimenin oturduğu apartımanın alt katındaki hanıma da söyler ki "ben ayrı oturuyorum" ve çimen sokağındaki oturduğu evin adresini verir. O kılıbık oğlum da, eşek gibi taşısın ki o.... da yesinler. İki Ağustos 965 Pazarertesi günü İstanbula inmiştim. Vapur Kınalıya yanaşdıysa, şöyle dışarı baktım ki V…. sol elinde bir cota, sağ elinde ise gazeteye sarılmış bir paket, deniz kenarında yürüyor. Gidiyordu ki Jamgoc K….‘un kızları yesinler, acaba babasının evine bir paket götürmüşmüdür? Sen bunları gözünle gör de dayan, bir de kalkmış bana diyor ki "sen bana baktınsa, bende şimdiye kadar sana baktım". Ne bakmış? çalıştım, yedim, birde dükkanın içinde bana bağırmaları müşterilerin yanında, baba ol da dayan. O M…. diyen deyuz, " ..."(okunmuyor) diyorsa, demiyor ki "o benim babamdır sen ne karışıyorsun" demiyor, çünkü onun ağzına bakıyor, o deyuz -heriva- (okunmiyor) olmadı ki.V…. yumuşaktır, karısı ile bir oldu benim karsima cephe aldılar, bilmiyorlar ki Allah ta onlara karşı cephe alacak. Utanmadan kalktı bana dedi ki "oğlun dışarı gitmek istiyor, dostu ile, amma gidemiyecek çünkü müdüriyetin polisleri hepsi de Bakirköydendir, beni tanıyorlar, oraya ismini yazdırdım, -sen merak etme biz onu göndermeyiz- demişler", ben de güldümse,"ne gülüyorsun ben istediğimi yaparım" dedi, "hemde çocuğun ismini de yazdırdım çünkü çocuğu Almanyaya kaçıracakmış, V….‘in yanına". Bilin ki ne alçak kadındır, bir taraftan kuyumu kazarmış o soluncanla, bir taraftan da beni okşuyordu, "Hayrik hade bizi bağa götür, hadi Hayrik ne olur", bir taraftan da çocuk söylerdi, çocuğu da o fitlermis. Son zamanlarda artık evi boşaltmışlar başka eve taşınıyorlardı, bizi evde ateşsiz ışıksız bırakmışlardı. Ben düşüne düşüne dükkanın önünden aşağı iniyordum, Mardirosun dükkanının önünde rastladı, hiç yüzüme bakmadan geçti gitti. Bir gün de Tepeüstünden aşağı gidiyordum, yeni taşındığı apartımanin köşesinde rastladı, hiç yüzüme bakmadı. Biz o zaman adaya gitmiştik, sormadi ki "baba yerleştiniz mi, annem nasıl" diye sormadı, çünkü baldızının karısı vardı. Bu şeyleri bize yaptıysa nasıl yüreğimize inmedi? Bu çocuk evlat değil bir zulumdu, çünkü yaptiklari, dünya kurulalı beri böyle bir evlat gelmemiştir dünyaya. Bu baska bir evlattır, karşıma alıp ta iki kelime konusmasın. İki haftada bir, "çocuğu göstermiyeceğim size "derdi, nicin? Çocuğu çok severdik onun için. Dokuz Okostos 1965 Pazar günü Kınalı adaya gittim bir iş için, tesadüfen onların kapısının önünden geçtim. Çocuk kapıda çocuklarla oynuyordu, uzaktan beni gördü, ben de elimi kaldırdım, o da elini kaldırdı ve koşarak eve girdi, solucan da pencereden onlarla konuşuyordu. Kimbilir çocuğa ne söylediler de o zavalli çocuk ta kaçtı. Herşeyi o annesi diyen kaltak söylüyor ve oğlumun üzerine atar ıki kardeş deve gibi gezsinler. Oglum da eşşek gibi çalışşın, onları beslesin, annesine babasina hic sormasın ne yiyorlar ne içiyorlar? Çünkü oğlumun şaşirmış bir hali vardır ne söylediğini bilmez, bir derdi "karim beraber oturmanızı istemiyor", bir derdi ki, "kendileri gittiler", bir derdi ki "ne annemle oturabilirim ne karımla oturabilirim" ne dersin buna? tabii ki şaşırmış bir hali var dersin. Alçak karısı kimbilir ne yaptı oğluma, onun yüzünden herşey çıkar, cünkü.....o alçakdan herşey beklenir, nasıl ki bundan evveli de çok vakit bizde kalırdı, "Takuhi, kocamla beraber yatarlardı, ben de öndeki odada yatıyorum evin huzuru bozulmamak için", şimdi başka şeylere ses çıkarmaz herhalde, çünkü herşeye alışkındırlar, öyle sinsiledir onlar. Unuttu kocasının yüzüne bağırmasını, "on tane koca bulurum amma bir anne bulamam" diyen kendisi idi. Hergün beni okşardı "Hayrig, Hayrig" dediğini, çıkaracak çok şeyleri varmışdi ki, bana "Hayrig, Hayrig " derdi. Unuttu uzun Serkisi gördüğü zaman, "yavrum" diyerekden üzerine gider, şapur şupur öptüğünü, zanneder ki ben bilmiyorum. Bir sabah dükkandan içeri girdim ki, M…. V…. duruyorlar, selam vermeden içeriye girdim, M…. gittikten sonra, bana yapmadiği kalmadı, niçin selam vermemişim diye, bir babaya öyle kötü muamele yapılır mı? Sonra o M…. diyen deyuz, bir ecnebi karı vardı, V…. onunla konuşuyordu, oraya buraya gidiyorlardı, ben de kızıyordum. O M…. diyen deyuz bana ne dese iyi, "o karı senin oğlunu kandıracak" dedi, hani ya beni aptal yerine koyuyordu, halbuki ben doksan tane M…. sol cebimden çıkarırım. Dükkanı yeni açtıkları zaman beş altı ay V….‘ın karısı dükkanda yardım etti diye, herzaman yüzüme vururdu ki, "ben olmasaydim oğlun dükkan sahibi olamazdı". Evet dükkandan çaldığı paralari? Kınalı adada Unnikle oturduğu zaman, V…. yatağın altından yediyüz elli 750 Lira bulduysa sordu" bu parayı nerden buldun " diye, cevap veremedi. Bu da yalan desin, diyemez çünkü Unniğin bütün ailesi bu işe şahittirler, her işe şahittirler amma şahitlik edemezler, eğer şahitlik etselerdi, annesini Fransadan getirdiği zaman, hep bu münakaşalar adada beraber oturduklari zaman oldu. V…. boşanmak için dava açacaktıysa, "biz şahitlik edemeyiz" dediler. Bizim akılsız çocuk ta aklan onların kuyruğuna yapışmış, koyvermiyor, çünkü hepsi de biribirlerinden berbat şeylerdir, ancak biribirleri ile arkadaşlık yapabilirler, başkaları ile imkanı yok arkadaşlık yapamazlar. Küçüğünden büyüğüne kadar hepsi de karaktersizdirler. Başkasıyle katiyen geçinemezler, her kötü lakırdıları biribirlerine söylerler, yarım saat sonra biribirlerini öperler, bunlar böyle mallardır. Oğlum V…. evlendikten bir sene sonra ne hayat yaşamışsalar elimde mevcuttur, neler getirmiş oğlumun başına, oğlum hepsini yazmış, benim elime geçti, ben de kopya yapmışım, çünkü çok mühim şeyler vardir. O kaltak karı oğluma neler yapmış, daha da neler yaptıracak, ben ölmiyeceğim , o kaltakların sonlarını göreceğim, o solucan da içerde olmak şartı ile. Ekim ayının yirmidördünde ben hastalandım. Bir ay yattım, üç kerre Doktor geldi, Hayrabedyan Sirpuhi, V….‘in dükkanına gider benim hasta olduğumu söyler, tabii bizim haberimiz yoktur. "Bir gitte babanı gör" der o hiç oralı olmaz, yalınız "ben eve gitmiyorum, yalınız Cumaertesi geceleri gidiyorum ki çocuğu göreyim diye" bir de söyler ki "evin yarı kırasını baldızımın kocası gönderir 225 Lira". Halbuki o bizi ilgilendirmez, yalınız bunu bilsin ki ben onları yutmam, onun kocasında o kadar heves yok ki karısına ayda 225 Lira göndersin. O ancak yakasını kurtardı karısının elinden. V…. "ben Cumaertesi geceleri eve giderim " demiş, onun için her sabah baldızı ile taracada karşı karşıya sigara içerler. V….‘a böyle demek icabeder, çünkü herkes söyler ki,- annesine babasına bakmıyor, baldızına kızıyla bakıyor- kim inanir ki ona kocası ayda 225 Lira gönderir.

Yukaridaki bu yazılar, aynen ve hiç bır değişiklik yapılmadan bu acıları çeken bir babanın ufacık  Hatıra defterinden, buraya geçirilmiştir.

 01.09.1994                  

Bu yaşlı baba, büyük oğlunun nasıl biri olduğunu bildiğinden, adadaki evi bırakmamış ve Almanyadaki küçük oğlu da bu evin yıllık kirasını ödediğinden,  havaların müsait olduğu bir günde eşi ile adadaki evine geri döner. Bu iki yaşlı insan Büyükadanın Nizam mahallesindeki evlerinde ve birçok zorluklar içerisinde yaşamlarini devam ettirirler.Kücük oğlu İstanbul seyahatinden tekrar Almanyaya döndükten birkac yıl sonra, anne ve babasını 1968 yilinda Almanyaya davet eder ve üç ay kirada oturduğu apartimanın dairesinde misafir eder. Babanın geri gitmeyip Almanyada kalma arzusu olduğunu hisseden oğlu, yabancılar dairesine müracaat ederek, Almanzada yanında  kalmalari için mürcaat ettiğinde, ret cevabi alir ve üc ay sonra, diğer Avrupa ülkelerini de  göstermiş olduğu  anne ve babasını, İstanbula geri göndermek mecburiyetinde kalır. Büyükadada kirada oturdukları eve gelen bu iki yaşlı karı koca, yaşamlarını, Almanyadaki küçük çocuklarının gönderdiği aylık ve biriktirmiş oldukları ufak bir miktar paraları ile geçimlerini saglarlar. Yaşlı baba nefes darlığı veren bir hastalık nedeni ile 1973 yılında son nefesini vermek üzere iken, yaşlı eşinin zorluk çekmemesi icin, biriktirmiş oldugu ufak bir miktar olan parasını,  yatirmiş olduğu banka müdürünü evine çağırarak, bu miktarın eşine verilmesini sağlar. Babanın ölüm yatağında olduğunu İstanbulda oturan büyük oğluna bildirilerek çağırıldığında, babasının son dakikalarını yanında geçirme arzusunu bile yerine getirmez. Küçük oğlu ise, bu haberi aldığında, ayağından ameliyat olmuş ve hastahanede yatmakta olduğundan, babasını ziyaret edemez. Hastahanden çıkar çıkmaz İstanbula giden küçük oğlu, onu ancak Kınalıadadaki mezarında ziyaret edebilir. Yaşlı annenin tekbaşına kalmaması için, onu Almanyaya yanına alir. Kendisi 1972 yılında yeni bir ev inşa ettirmiş olup, üç çocuğu ile zemin katta   oturduğundan, üst katını da annesine ayırır. Bu yaşlı annenin, kendi annesinin kumanda etme ve evin idaresini üzerine alma bir karakteri, Almanyada da kendini göstermeye başlar. Alman gelin, Almanca konuşamiyan kayınvalidesini  hergün otomobili ile bir Türk ailesinin evine götürür ve akşamları da oradan alıp eve getirir ve böylece yaşlı kadin bu ailenin yanında türkçe konuşarak akşama kadar vakit geçirir. Sonradan duyulduğunda, bu yaşlı anne, vaktini geçirdiği bu Türk ailesıne, gelininin pişirdiği yemekler hakkında da şikayette bulunduğu ve gelininin „SUPPE, SUPPE“ dediğini söyliyerek, Alman gelinini, orada bile küçük düşürmeye çalıştığıdır.  Evde bulunduğu saatlerde ise evin idaresini üzerine almaya çalışır ve evin huzurunu kaçırmaya başlar. Almanyada bir yıl küçük oğlunun yanında kalan anne, bura yaşamına uyamadığı için, tekrardan Türkiyeye geri dönmek ister. Bu haberi duyan büyük çocuğu ise, annesinin İstanbula dönmesine mani olmak için hertürlü çareye baş vurur. Bu ara Fransada yaşıyan kuzeni, anneyi, Fransaya, yanına davet eder. Almanyada yaşıyamıyan anne, Fransaya, kuzeninin yanına gider. Orada da bir yıl kalmaya muvaffak olan yaşlı anne, kuzeninin yanında da yaşıyamadığından, Türkiyeye dönmeye karar verir. Türkiyeye dönüş hazırlıklarını  yaparken, Kaliforniyadaki kızkardeşi onu oraya davet eder. 1910 yılında Bahçecikten ayrılmış olan Kızkardeşini ve yeğenlerini görmemiş olan anne orada kalabilme sevinci ile, Kaliforniyaya gider. Kendi kumandası ile yaşamayı seven ve başka yerlerde uyum sağlıyamıyan anne, Kaliforniyadaki kızkardeşi ve yeğenleri ile de anlaşamaz ve ancak bir yıl orada yaşadıktan sonra, tekrar Almanya üzerinden Türkiyeye geri döner. Frankfurta inen uçak orada kaldığı bir iki saat süresinde, küçük oğlu tarafından karşılanır ve uçak hareket edene kadar, biribirleri ile VIP salonunda görüşürler. Nerede kalacağı belli olmıyan anneyi, büyük oğlu hava limanından alır ve kendi evine götürür. Büyükadada yaşıyan yaşlı bir akraba ise, adaki kendi evinde tek başına yaşadığından, bu aileyi, kendi evine oturmaya ve evin tapusunu bu ailenin gelini üzerine devretmeyi teklif eder. Buna karşılık, kendisine ölünceye kadar bakma vazifesi de bu aileye yüklenir. Tapu işleri için gerek masrafları bu ailenin babası ödemek istemediğinden, büyümüş olan oğlu da Almanyada yaşıyan amcasından yardim ister ve bu yardımla tapu işleri de yapilir. Böylece bu aile bu eve taşınarak üst katta yaşiyan yaşlı akrabalarına bakarlar. Bu yaşam bir yıl sürer ve yaşlı akraba aniden geçirdiği bir felc ile hayatını kaybeder. Pangaltıdakı tatlıcı dükkanını meze işlerine çevirmiş olan bu ailenin büyük oğlu, burasını baskalarına satmak istediğinde, yirmi yaşını aşmış olan oğlu burasını babasından devralmasını arzu eder. Oğluna güvenemiyen ailenin büyük oğlu, çok iyi çalışmakta olan bu dükkanını, yanında çalışmakta olan şahıslara, yüksek bir fiyatla devrederek, kendisi emekliye ayrilir. Oğlu ise Kapalıçarşıda bir dükkan kiralayarak orada bir yiyecek dükkanı açarak çalıştırır. Bu ailenin büyük çocuğu olup adadaki yeni sahip oldukları evde annesini yanina alıp yaşıyan bu evin büyüğü, kendi annesinden kendine miras bırakılmış olan o kötü huyları yavaş yavaş uyanmaya başlar ve Almanyada yaşıyan kardeşinden, annelerine bakılması için para göndermesini içeren mektuplar gönderir. Anne ve babasına geçmiş yıllarda Almanyadan para göndererek bakmış olan  kardeşi, bu isteğe şaşırır, çünkü kendisi yıllarca Almanyadan anne ve babasına baktığı halde, ağabeyinden, yardım istememiş olmasiydi. Almanyadaki kardeşi de annesinin, ağabeyinin yanında kalabilmesi için, her ay bir miktar para göndermeye başlar. Kısa bir süre sonra bu bu miktari az bulan ağabeyi, bu aylığın arttırılmasını ister. Aylığı arttırmayan kardeşine acı mektuplar yazarak daha fazla para istiyen ağabeyi, anneyi huzur evine yatıracağı düşüncesi ile tehdit etmeye başlar. Bu tartışmalar devam ederken, 1999 yılında 99 yaşında olan anneleri de vefat eder. Bütün bu olaylar olurken, evlenmiş olup iki cocuk sahibi olan oğlunun eşi de, annenin cenaze töreninde Almanyadan gelmiş olan bacanağına, şasilacak bir cümle sarfeder: „Para göndermeye devam edecekmisin, yoksa göndermeyi kesecekmisin“. Bu cümleye şasiran bacanak:“Annemiz vefat etti, parayı ne için göndereyim“der ve anne için göndermekte olduğu o güzel miktari, ağabeyine  göndermekten vazgeçer. Yıllardanberi hayatını zehir etmeye çalışan ağabeyine, niye yardim elini uzatmak istendiğini de bir türlü anlıyamiyan bu ailenin küçük çocukları şaşırmış bir vaziyette Almanyaya geri döner. Her yıl İstanbula gelip akrabalarını ziyaret eden, bu ailenin küçük çocuğu, en küçük kızını okulların tatilinde, bir aylığına İstanbulda yaşıyan ve Silivride yazlık evleri olan yegeninin yanına, yazlık tatile gönderir ve küçük kızın İstanbulda akrabalarının yanında kalmasını sağlar. Sonraki yıl eşi ve oğlu ile İstanbula gelen amca, yeğeni vasitası ile, Kapalıçarşıdaki bir Süryaninin dükkanından, oğluna birkaç gram gümüşü uygun bir fiyata satın alır. Ertesi yıl aynı dükkandan gümüş satın alınmak istendiğinde, dükkana daha evvel girmiş olan gelin, gram fiyatlarina 25 kuruş zam geldiğini söyler. Bunun doğru olmadığını anlıyan amca, kızgınlıkla dükkandan çıkar ve eşi ile oğlunun gümüşlerin tartılmasina karışmadan, kapının önünde oturur. Orada bulunmayan Yegeni de geri gelip amcasının kızgın olarak dışarıda oturduğunu görünce, vaziyeti anlar ve hızla dükkana girerek „ben sana bunu yapmıyacaksın demedim mi„ diye eşine bağırarak, gümüşlerin eski fiyatına alınmasını sağlar. Dışarıda oturan amca, bu olayı kendisi yaşamış olduğundan, gelinlerinin ne mal oldugunu hemen anlar. Sonraları İstanbula yaptığı bir haftalık ziyaretlerinde de, eşi ile otelde kalan bu amca, yegenine yük olmamasi için, her gelişinde, kendisine bir miktar döviz bırakır. Kocasının, verilen bu miktarın bir kısmını cebine atmış olduğunu düşünen yegenin eşi, kocasının hakikaten amcasının kendisine verdiği dövizden bir kısmını kendi cebine atmış olup olmadığıni tesbit etmek için, Amcalarının Almanyaya uçacakları son günün sabahı, eşi ile birlikte  amcalarının kaldığı otele gelerek sözde uğurlamaya gelmiş gibi ziyaret ederler. Amcaları da, otel salonunda taksinin gelmesini beklerlerken, her gelişinde verdiği bir miktar dövizi, yanında oturan yağeninin cebine koyar. Yeğeni de cebine konulan bu dövizi, olduğu gibi yanında oturan eşine vererek „al işte kendin say“ der. Bu kısa konusmayı duyan amcaları, gelinlerinin insanlıktan uzak ve paraya çok merakli, sinsi bir kadın olduğunu görür fakat ailevi işlerine karışmadığı için ses çıkarmaz. İşte bu yıllarda, New York’taki teyze kızının ölüm haberini, New Yorktaki bir avukat, Almanyada yaşıyan bu ailenin küçük çocuğuna bildirir. Bu bildiride, bu ailenin tüm varlığının, yıllarca kendilerine bakmış olan komşu bir aileye vasiyet edilmiş olduğunu açıklar. Bu haberi, Büyükadada yaşıyan agabeyine bildiren ailenin küçük çocuğu, ağabeyinin, bu vasiyete karşı gelme isteğine şaşırır. Ağabeyi, teyzesinin tahminen bir milyon doların üstünde olan bu servetinden birşeyler koparmaya çalışması, kardeşini tekrardan üzgün bir duruma sokmasına sebep olur. Babaları ile dargın olan bir teyzeye kendisi de dargın olduğu halde, teyze ve kızının vefatından sonra onun mirasindan faydalanmak istemenin yanlış olduğunu bilen kardeşi de kendisine, Conneticut’ta yaşıyan Bahçecikli birine müracaat etmesini söyler. Bu mirası düşünen ve gözleri dönen bu ailenin büyük oğlu, Conneticut’taki şahısla irtibat kurar ve orada bir avukat tutmasını ve bu mirasa karşı dava açılmasını ister. Conneticut’taki ise kendisine, Amerikada avukat tutulduğunda, avukata evvela 15 bin dolar verilmesinin gerekli olduğunu bildirince, gözleri dönmüş olanın aklı başına gelir. Ya kazanamazsa verdiği dolarlar da elden gider düşüncesi ile davadan vazgeçer. Kardeşi ise, ağabeyinin böyle bir karaktere sahip olmasına pek şaşırmaz çünkü ağabeyi, kendisini de yıllarca bu para meselesinden üzmüş ve hayatının bir kısmını zehir etmişti. Daha doğrusu, akrabaları ile yıllarca konuşmayan ve onlarla kavgalı olan bir şahıs, onların ölümü ile nasıl olur da mıraslarından faydalanmayı düşünebilir?, Buna şaşırmaktadır. İşte bu ailenin büyük oğlu, dükkanını başka birine havale edip aldığı dövizi yüksek bir faizlebankaya yatırarak emekliye ayrıldıktan sonra, bir kez, oğlu bir otomobil satın almak istediğinde, kendisine maddi yardımda bulunur. Aradan yıllar geçtikten sonra, oğlu,güzel bir apartman dairesini satın alırken, yine büyük bir maddi yardımda bulunur ki, oğluna dükkanını vermeye güvenmiyen bir babanın, oğluna yaptiği bu maddi yardımları gören ve kendisini tanıyanları şaşırtır. Bu ailenin Almanyada yaşıyan küçük oğlu, 2007 yılında, eşi ve oğlu ile, iki haftalığına bir Anadolu seyahatine çıkar ve dönüşte İstanbula gelerek hem yeğeni ve ailesini ve hem de Büyükadada tekbaşına yaşıyan ağabeyini ziyaret etmek ister. İstanbula geldiklerinde, yeğeni kendisini acı bir haberle karşılar. Ağabeyi dört gün evveli vefat etmiş olup, cenazesi buzdolabında bekletilmekte olduğu ve kardeşinin gelmesinden sonra, toprağa verileceğini bildirir. Amcalariının daha üç gün Istanbula kaldıkları sürede, cenaze merasimi yapılır. Bu seyahatten yeni dönmüş olan amcalarının, ellerindeki nakit dövizin hepsi de harcanmış olduğundan, amcası yeğenine yardımı ay olur. Amcasının bu cenazeye kendisine madden yardım edebilmesi için, elindeki banka kartı ile orada kaldığı üç günün hergününde bankadan, çekilebilecek günlük azami meblağ olan 800 TL’sini bankadan çeker ve bu üc günde bankadan çektigi bu tüm meblaği ve cebindeki son dövizle birlikte yeğenine verir ve Almanyaya geri döner. Ertesi yıl tekrar İstanbula gelip otelde kalan amca, teyze ve kuzeni ile tekrar görüştüklerinde yeğeninö amcaya karşı çekingen bir tavır takındığını gören amca, bunun neden ileri geldiğini tahmin ederek, bunun geçen yıl cenazede verdiği meblağın yeğeni için az olduğundan, olabileceğinden şüphe eder. Bunu aynen yeğenine söyliyerek, geçen yıl cebindeki bütün dövizi yolda harcamış olduğundan, kendisine döviz veremediğini ve bankadan da azami meblağ olarak günde 800 TL çekebildiğini söyler. Yegeni ise kendisine, „hayir amca, bankadan günde azami olarak 1000 TL çekebilirsin“ demez mi. Amca ise bankadan bin TL çekmek istediğinde, kendisine ancak 800 TL verildiğini söylediği halde, yeğeni aksini iddia eder. Yeğeni ve gelini ile aksam yemeğinde konuşurlarken gelini, kayınpederinin bıraktığı mirasın, Dolar olarak çok az olduğunu, evin içinin daha dikkatli aranmasını ve saklanmış olabilecek miktarın bulunma arzusunda olduğunu ima eder. Amca ve teyze, gelinin bu arzusu üzerine şaşırıp kalırlar. Amcanın ağabeyi olan ve miras bırakanın, devrettiği mezeci dükkanı için almış olduğu döviz meblağı bilindiği ve yıllarca bu meblağdan geçinildiği, bu meblağdan kendilerine hem otomobil ve hem de daire alındığında, yardımda bulunulduğu ve vefatında da geriye bıraktığı meblağ meydanda iken, geriye kalan meblağın az olduğunu iddia edenin ne kadar para canlısı olduğu ortaya çıkmaktadır.Yıllardan beri İstanbula ziyarete gelen Amcaları, bu bir haftalik sürede, hep otelde kalır ve yeğeni tarafından, İstanbulun gezilecek yerlerine götürülerek, amcasına kılavuzluk yapar. Amcası da bu yapilan masrafların yeğenine yük olmaması için de Almanyaya giderken, güzel bir döviz meblağını da zeğeninin cebine koymasını unutmaz. Amcasının İstanbul ziyaretlerinde de Büyükadada yaşıyan, amcasının çocukluk arkadaşlarının halen orada yaşamakta olduklarını söylemediğinden, amcası da adada kalmayı hiç arzu etmez.  Büyükadaya her gidişlerinde, yegeninin evine kadar gider ve daha sonra Milto lokantasında yemek yer ve tekrar İstanbula dönerler. Bu böylece yıllarca devam eder, ta ki 2009 yılına kadar. O yıl Vapur iskelesinden çıkarlarken, amcası, yegenine yüksek sesle, eskiden köşedeki kitapçı dükkanını Ksida adında birinin çalıştırdığını ve şimdik burayı kimin çalıştırmakta olduğunu, sorar. İste tam bu sırada, kitapcı dükkanının yanındakı dükkanın sahibi, amcasının sorusuna cevaben „burayı simdik Ferruh çalıştırıyor“ der ve onların yanına gelir. Amcası ise Ferruh Ertürk’ü gençlık yıllarından çok iyi tanıdığı ve onunla resimler bile çekmiş olduğunu hatırlıyarak, hemen dükkana girer ve orada oturanlara, Ferruh‘un kim olduğunu sorar. Orada oturanlardan beyaz sakallı biri ayağa kalkar ve „benim“ diye cevap verdiğinde, içeri girmiş olan da kendisine adını söyler. Ferruh ta buna cevap olarak, „o Fransaya gitti“ der. Bunun üzerine adını söyliyen, Ferruha yaklaşır ve ikisi de biribirlerini tanıyarak sarılır ve öpüşürler. Ferruhla kısa bir görüşmeden sonra, amcası ve eşi ile sahile doğru giderlerken, yolda baska biri ile karşılaşırlar ve yegenı bu şahısla konuşurken, amcasını ona tanıtarak eski adalılardan olan amcasının adını söyler. Orada oturan şahıs ise bu ismi duyduğunda, hemen ayağa kalkar ve bu sahsın gençliğinde bir spor dalında çok meşhur olduğunu söyleyerek, onu ismen tanıdığını söyler. Adada bir yer işlettiğini ve onları dükkanına davet eder. Ertesi yıl adadaki yegeninin evinde kalan amcası, evde kalorifer olmadığından ilk gece cok üşüler ve ertesi günü bir otele taşınarak, diğer  günlerde bir otelde kalırlar. Bu bir haftalık sürelerini adada bir otelde geçirirler.  İste bu gün ve bu tarihten sonra da, adalı ailenin ufak çocuğu da, İstanbula her gelişinde, Istanbulda değil de Adada kalmaya başlar. Büyükadali ailenin bu küçük çocuğu İstanbula ve adaya her gelişlerini yeğenine bildirdiği halde yeğeni, kızını İtalyada, İngilterede ve Hollandada ziyaret eder, fakat bir gün olsun Almanyaya giderek amcasını ziyaret etmez. Hatta son olarak kızını Hollandada ziyaret ettiğini, amcasına bildirmediğinden, amcası da onları, oturduğu evden 4 saatlik bir uzaklıkta oturdukları Hollandada ziyaret etmekten mahrum kalır. İşte bu olaydan sonra, amcası da İstanbula geleceklerini yeğenine bildirmekten vaz geçer. Yegeni ise, „bana niye bildirmedi“ diye amcasına kızarak, amcasını adada kaldıkları süre ziyaret etmez. Böylece babasının kanını taşıyan oğlu da, babası gibi, ancak kendisini düşünen biri olduğunu, onaylamış olur. Esasina bakılacak olunursa, bu ailenin en büyükleri olan babaları (dedeleri), çok sakin, makul düsünceli ve paraya can atan bir insan olmadığıdır. Anneleri de paraya can atan bir kadın olmayıp, herşeyin idaresini üzerine almasını  seven bir karaktere sahip idi. Bu nedenle bu ailenin büyük çocuklarının böyle para canlısı olması, bu aileyi tanıyanları şaşırtmaktadır. Bu Bahçecikli (Bardizag) ailenin  İstanbulda yaşıyan torununun, Büyükadada bir evi eşinin de bir dairesi, İstanbulda iki dairesi daha olduğu halde, niye bu kadar para canlısı olduklarını, Almanyada yaşıyan, Bahçecikli  ailenin küçük oğlu tüm aile efradı ile, şaşkınlık içindedirler. Kazançları yerinde olan bir ailenin, Almanyada yaşıyan akrabalarından para beklemeleri, insanları düşündürecek bir haldir. Türkiyede yaşıyanların, dış ülkelerde yaşamakta olanlardan, para yardımı istemeleri hakikaten çok şaşırtıcı bir haldir. Bu düşünce yalınız İstanbulda yasıyanlarda olmayıp tüm Anadolu halkının da ayni düşüncede olduğunu, Almanyada yaşamakta olup izinlerini Türkiyede geçiren Türklerden de, Almanyaya geri dönüşlerinde, duyulmaktadır.

Bu Bahçecikli ailenin hikayesi daha da uzun olduğu halde burada bitirmeyı doğru buluyorum.

Ocak 2017

Bir Bahçecikli ailenin Büyükadalı küçük oğlu

                                                Bir babanın acı yalvarışı (1970lerde)

Başkalarının evlatlarını görünce yüreğimden daha elanla kan ağlar. Yeter artık çektiklerim yavrucuk.  Karın için kıyma bize bu yaşta. Ummazdık  senden bunu V….. Çünkü helbet tanımıştın karını, seve seve getirdin bizi burada kan ağlatmak için zorla mezara sokmak.?

Rabbim gör  sen bizim hali değiştir V….. yüreğini  (okunmuyor) Yapma yapma götülük bize bukadar bu karının yüzünden, yeter artık çektirdiğin üzüntüler.

 

(Bu yazılar, bu ailenin büyüğü vefat ettikten sonra, geriye bıraktığı yazılar arasında, bir sahifenin arka tarafına yazılmış olarak bulunmuştur. Bu babanın çektiği acıların ne derece ağır olduğunu, odanın bir kenarına çekilerek boş bulduğu bir sahifenin arkasına karalamış olduğu bu yazılar ispat etmektedir.)

 

 

Seite zurück: Wehrdienst
nächste Seite: Meine Erinnerungen


 

© Copyright 2004-2018 - CMS Made Simple
This site is powered by
CMS Made Simple version 1.11.11
Template Womba2

Design: by DNA4U, das andere Ge(n)schenk®